BARZANİ'NİN ŞİRKETLERİ

Yazar Akşam'dan Güler Kömürcü   
29 05 2007

...AKP içinde 50 civarı milletvekilinin (!) Barzani'ye derin sevgisi...

Barzani'nin Mersin Serbest Bölgesi'nde ise, şirketleri var. Van'da, Diyarbakır'da GAP Bölgesinde yatırımları var. Barzani'nin bir de taşımacılık şirketi var! Dış ticaret şirketleri var! Barzani ve ailesinin Türkiye'de yaklaşık 180 şirketi olduğu belirtiliyor...

Barzani ve adamları Türkiye’ye yine kafa tuttular, ‘Türk tankları gelirse karşısında bizi-peşmergeyi bulur-Türk askerini Kuzey Irak’a sokmayız’ dediler. Barzani’nin bu cesareti sadece SAM AMCA’sından aldığını zannediyorsanız yanılıyorsunuz. AKP içinde 50 civarı milletvekilimizin (!) Barzani’ye derin sevgisi olduğu iddiaları ortada öyle durur iken, Barzani ve ailesinin Türkiye’de 180 civarı şirket kurup, sizin-benim paralarımla servetine servet kattığı gerçeği gözümüzün önünde iken... Barzani elbette küstahlıkla konuşur-konuşmaya devam eder.


  • Barzani ve aşiretinin Türkiye’deki serveti-şirketleri hakkında internette kısa bir arama yaptım, terör örgütünü-PKK’yı besleyen Barzani’nin cebine biz Türkiye olarak neden hâlâ para koymaya devam ediyoruz, Türkiye’de BARZANİCİ bir BURJUVA yaratılmasına neden geçit veriyoruz? Sizce bu nasıl bir oyun efendim? Evet, cevap vermenizi kolaylaştırmak için ‘Barzani ve ailesinin Türkiye’deki şirketleri hakkında arşivlerde bulduğum haberleri’ sizlere sunacağım şimdi;

  • ‘Kısa adı AIE olan American Institution Enterprise’ın ünlü danışmanlarından Michael Rubin, Daily Star gazetesindeki bir yazısında; Barzani’nin şahsi servetinin iki milyar dolara ulaştığını.’

  • ‘Bir zamanlar İstanbul çocuklarının “hayal dünyası” olarak işletilen İstanbul’daki Tatilya’yı Barzani aşiretinden Malaşin Barzani 1.1 milyon dolara satın aldı. Türkiye’nin ilk “Mini Disneyland’i” Barzani ailesinin oldu. Tatilya ilk kez Bayındır Holding tarafından kurulmuştu...’

  • ‘Dış Ticaret Müsteşarlığı’ndan alınan bilgilere göre, Kuzey Irak’taki ithal içki ve sigara pazarının Kürt Bölgesi Başkanı Mesud Barzani ve ailesine ait şirketlerin elinde. Barzaniler Mersin Limanı’ndaki şirketlerinden Habur’a mal taşıyor. Barzani’nin en büyük gelir kalemlerinden biri de Türkiye’den geçen kamyonlardan aldığı harçlar ve vergiler. TIR başına 400 dolar olduğunu söylüyorlar....’

  • ‘Barzani’nin hakim olduğu Kuzey Irak’a açılan Habur Kapısı yerine, Türkmen Bölgesi’nden geçen yeni bir gümrük kapısının açılması halinde, Barzani yönetiminin geçiş yapan TIR ve kamyonlardan elde ettiği yıllık yaklaşık 300 milyon dolarlık gelirden mahrum kalacağı, bu gelirlerin Türkmenler tarafından elde edileceği bildiriliyor...’

  • ‘Barzani’nin Mersin Serbest Bölgesi’nde ise, şirketleri var. Van’da, Diyarbakır’da GAP Bölgesi’nde yatırımları var. Barzani’nin bir de taşımacılık şirketi var! Dış ticaret şirketleri var! Barzani ve ailesinin Türkiye’de yaklaşık 180 şirketi olduğu belirtiliyor...’

  • ’Kendisini “gerçek bir Kürt prenses” olarak isimlendiren Diyarbakırlı Ferda Cemiloğlu’nun kız kardeşi Mesud Barzani’nin kardeşi ile evli. Tigris İnşaat isimli bir firma kuran Barzani’nin akrabası Ferda Cemiloğlu; Kuzey Irak’ta ve Türkiye’de önemli yatırımlara sahip...’

  • ‘Antalya Ticaret Mahkemesi’nde görülen 10 milyon dolarlık dolandırıcılık davasına katılan alacaklı firmanın avukatı Mehmet Ali Öztürk, IKDP Lideri Mesut Barzani’yi suçladı. Öztürk, Kuzey Irak’ta 5 yıldızlı otel yapmak için avukatlığını yaptığı firmadan mal alanların aslında Barzani’nin adamları olduğunu ileri sürdü. Barzani’nin adamlarına Türkiye’de kurdurduğu iddia edilen Penta Petrol Ürünleri Sanayi ve Ticaret A.Ş’ye ait çeklerin karşılıksız çıktığını söyleyen Avukat Öztürk, ‘Türk esnafı ve taciri 10 milyon dolar civarında dolandırılmış’ dedi. ...’

  • ‘ Barzani’nin şirketleri, Türkiye sayesinde ihya edilen diğer kardeşleri ve yeğenlerinkinin yanında solda sıfır kalır. Örneğin, Neçirvan Barzani’nin şirketleri Irak’taki içki sigara, çay, şeker ve pirinç ihtiyacının neredeyse tümünü tek başına karşılıyor. Sigaralar Kıbrıs Rum kesimi ya da Mersin’deki serbest bölgeden alınıyor. Türkiye’nin kasasına bir kuruş bile girmeden özel koruma eşliğinde doğrudan Irak’a gidiyor.

  • TIR’lar 8-10 gün beklemenin yapıldığı Habur’da AKP’den özel izinlerle bir gün bile bekleme yapmıyor. Türkiye para kazanmadığı gibi bu mallar dağlardan Türkiye’ye kaçakçılar aracılığı ile sokularak duble kâr sağlanıyor. Bugün Güneydoğu’daki illerimizde satılan çay ve sigaraların tamamı Irak’tan kaçak olarak gelmektedir. Türkiye’nin en önde gelen markalarının genel dağıtıcılığı da Barzani ailesinin elinde....’

  • ’Türk Hava Yolları’nın Irak Genel Satış Acenteliği’ni Barzani’nin yeğenine vereceği iddiasını www.airporthaber.com’da okumuştum. THY ile Barzani ailesi görüşmesinin Ankara’dan yani siyasilerce de yakından takip edildiği öne sürülüyordu. Biliyorsunuz, THY kendi ofislerinin bulunmadığı yerlerde Genel Satış Acenteliği veriyor ve bu acenteler THY adına çalışıyor. THY Basın Müşaviri Ali Genç, ‘Türk Hava Yolları’nın Irak Temsilciliği’ni almak için birçok firmadan teklif gelmiştir. Ancak bu firmalardan herhangi biri ile görüşme yapılmamıştır’ dedi. Peki THY ile flört eden ‘Barzani’nin yeğeni’ denilen kişi kim? Serdar Barzani...’

  • Evet, fotoğrafın geneli adına bu kadar haber-alıntı yeter... Bir yanda savaş halleri diğer yanda... Sizce bu nasıl bir oyun efendim?
  • "TÜRK LİRASI" "AMERİKAN DOLARI"NA KARŞI OLABİLİR Mİ?

    Yazar Kuvayi Milliye Dergisi   
    21 02 2007

    (Kuvayi Milliye Dergisi'nin Temmuz-Ağustos 2001 tarihli 29. sayısından)

    Ülke böylesine bir “Hisse Senetli $gal” altındayken; “bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş”ken; “memleket dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde”yken; “Hatta bu iktidar sahipleri,” şirket, holding ve bankalarının çıkarlarını, uluslarüstü yabancı şirket ve bankaların çıkarları ile birleştirerek ülkemizi ve halkımızı küresel köleliğe mahkum etmişken; “Dahili ve harici bedhahlar” Merkez Bankası’nı Dünya Bankası’na, kamu banka ve arazilerini uluslarüstü sermayeye, sanayi, tarım ve endüstriyi yok olmaya mahkum etmişken; Akbank, Koçbank, Garanti Bankası, Yapı Kredi Bankası, İş Bankası vb. gibi bankaların ait oldukları holdingler, uluslarüstü finans-kapital tefeciliği ile organik bütünlük, iş ve güç birliği içindeyken; Ekonomik iktidarı elinde tutan bu asıl gücün program ve planlarına göre hareket eden siyasi iktidarlar sanayisi, tarımı, yeraltı ve yer üstü tüm değerleri ile, toprağıyla, parasıyla, bayrağıyla, ordusuyla, “cebren ve hile ile” Türkiye Cumhuriyeti’ne son verirken; böyle bir ortamda; “Türk Lirası” “Amerikan Doları”na karşı olur mu, olabilir mi?

    Gün gelir olur.  Olacak. Ancak bugün niye/nasıl olsun? Göstermelik olarak, istediğimiz kadar “Türk Lirası ile alışveriş” yapalım. Ne değişir? 1980’li yıllardan önce sadece “Türk Parası” ile alışveriş yaptık. O yıllarda “bağımsız” mıydık?

    Para bir araçtır. Öyle bir araçtır ki; karşılığı var olan/sayılan simgesel bir araçtır. Onun karşılığı, menkul ve gayrimenkul şeklinde birikmiş emektir aslında. Gene birikmiş emekten başka bir şey olmayan üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf ve zümreler tarafından yönlendirilen; üretim, paylaşım ve tüketim ilişkilerinin şu veya bu şekilde olmasını kolaylaştıran bir araçtır para. Bu araç, bizdeki gibi sınıf ve zümrelerin kontrolünde ise, onun, sözümona “demokratik” ve “laik” bir baskı ve sömürü aracı olmaktan öte bir anlamı ve işlevi olamaz.

    Paranın “Türk” ya da “Amerikan” görüntüsü, kimi “solcu”larımızı bile yanıltabilir. Onlara Şekspir’in “Atina’lı Timon” adlı eserini okumalarını tavsiye edebiliriz. Paranın, (19. Yüzyıl’ın ikinci yarısından beri) milliyeti, dini de yoktur.

    “Yerli Malı” da öyle. “Arçelik” mi, “Beko” mu, “Türk Prelli” mi, “Fiat” mı, “Reno” mu, Danone mi, Dardanel mi yerli? “Yerli” tarım ürünü bile kalmadı...

    Bizdeki gibi; “Tahkim”i getiren ve ülkeyi yabancı sermaye yatırımlarına kayıtsız şartsız teslim eden siyasi iktidarlar “Dolar’a karşı Türk Lirası” ve “yerli malı” kampanyaları başlatabilirler. İrili ufaklı sanayi ve ticaret odaları, kimi ‘sivil toplum kuruluşları’, ‘ulusal  sanayici’ olduklarını söyleyen kimi karga dernekleri ve hatta ‘sol’ ve ‘işçi’ partileri, bu bulanık suda daha iyi balık avlama oyununa (küçük ve orta gelir gruplarının ‘yastıkaltı’nda olduğu varsayılan ‘200 milyar Dolar’ının uluslarüstü sermayeye aktarılması operasyonuna) alet olabilirler. Yığınları boşuna umutlandırıp yılgınlığa düşürerek yapılan da budur... 

    Bizce ana halka ve asıl sorun; iktidarın kimin elinde olduğu ve olacağıdır. Ülkesinin, kendisinin, yakınlarının, halkının ve tüm insanlığın geleceğini düşünen herkesin her gün yanıtlaması gereken soru şudur: İşçi, köylü, küçük sanayici, esnaf, memur kesimlerimizin örgütlenip gerçekten ulusal(cı) bir halk iktidarını bir an önce kurabilmeleri için bugün somut olarak ne yaptık?


    21. YÜZYIL'IN EN ETKİN SİLAHI TARIM

    Yazar Kuvayi Milliye Dergisi   
    21 02 2007

    (Kuvayi Milliye Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2001 tarihli 29. sayısından)

    Parti Programına ek Geçici Madde lV

    Uluslararası finanskapital tarımımızı ve hayvancılığımızı çökertiyor...

    Köylü üreticilerimizin sorunu ülkemizin sorunudur

    Bilindiği gibi Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na bağlı kuruluşlardır. Ama sahipleri devlet değil köylü üreticilerimizdir. Kamu Hukuku’nun değil Özel Hukuk’un kapsamına girerler. Bu nedenlerle, Birlikler ve onların Tesisleri, Genel Kurul kararı olmadan  kapatılamaz, satılamaz ve özelleştirilemez.

    Ülkemizdeki bazı özelleştirme girişimcilerinin hep örnek diye gösterdikleri “Batı”da, tarımsal sanayi tümüyle kooperatiflerin ve onların birliklerinin denetiminde ya da elindedir. Oralarda bunlar, satılmaya ya da özelleştirilmeye kalkılmıyor. Fakat ülkemiz, son 20 yıldır bu alandaki girişimlere de sık sık sahne oluyor ve “dünyada ilk” olma yolunda hızla “ilerliyor”.

    Bu girişimler; değeri trilyonlarca lirayı bulan Birlik Tesisleri’nin, köylü üreticilerimizin elinden alınıp yerli-yabancı şirket ve holdinglere kaptırılmasıyla sonuçlanabilir. 1985’de denendi, olmadı. 1991’de denendi, olmadı. 1993’den beri bütün hükümet programlarının değişmez maddesi; Birlikler’in ve Tesisleri’nin tasfiyesi ya da satılmasıdır.

    Gerek tarım alanındaki KİT’ler, gerek Kooperatif ve Birlikler; genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasından gelen ilerici dinamizmi ve öncülüğüyle geliştirilmiş kurum ve kuruluşlardır. Böylece, büyük bir samimiyet ve iyi niyetle, köylü üreticilerimizin yakın-orta ve uzun vadeli çıkarları korunmak istenmiştir. Bu kurum ve örgütlerin kuruluş ve amaç maddelerinden de hemen anlaşılacağı gibi:

    1- Tarımsal KİT’ler ve Ziraat Bankası, zamanla, köylü üreticilerimizin kuracağı kooperatif ve birliklere devredilecek,

    2- Devlet öncülüğüyle kurulan kooperatif ve birlikler, zamanla, köylü üreticilerimizin tam inisiyatif ve güdümüne bırakılacaktı.

    Türkiye’de tam tersi oldu, oluyor. Yıllardır ihmal edilmiş ve siyasi iktidarların arpalığı olarak kullanılmış olan birlikler ve onların tesisleri görev yapamaz hale getirildi. Şimdi de satılarak yok edilmek isteniyor. Oysa, köylü üreticilerimizi tüccar ve özel sektöre karşı koruyabilecek başka bir örgüt ve kurum yoktur.

    Ortadoğu’nun en büyük, dünyanın sayılı tesislerine sahip ÇUKOBİRLİĞİN yöneticileri “Uçurumun ucundayız, düşmek üzereyiz” diyor ve “Birlikler şu anda boşlukta. Bazılarının durumu belki bizden iyidir, bazıları daha kötü. Bir kısmı uçurumun tam ucundadır, bir kısmı bir adım geride olabilir. Ama hepsi bizim gibi benzer finansman sıkıntısı içinde... Birlikler böyle kendi kaderine terk edilemez... Mutlaka kontrollu şekilde yürütmek lazım. Bugünkü şartlara uygun bir Kooperatifler Yasası öncelikle ve ivedilikle çıkarılmalıdır.” diye feryat ediyorlar.

    Bu sene de birlikler ucuz krediyle güçlendirilmeden ve destekleme alımı olmadan fiyatlar açıklandı. ÇUKOBİRLİĞİN her yılki hedefi, üretilen kütlü pamuğu değerine alabilmek. Üreticilerin beklediği fiyatlar, resmi çevrelerin ve tüccarların verdiği fiyatların çok üstünde. Soya fasulyesi ve yerfıstığında sorunlar ve beklentiler farklı değil. Oysa, Birliğe giren pamuk, soya fasulyesi ve yerfıstığının kabuğundan çıkan tozu dahi değerlendirilmekte, ekonomiye kazandırılmaktadır. Böyle bir entegre kuruluşun desteklenmesi ulusal bir sorumluluktur. ÇUKOBİRLİK, 50.000 köylü üretici ortağı, 6.000 işçisiyle ülkemizin önemli kuruluşlarından biridir. Birliğin ayakta durabilmesi ve içine düşürüldüğü bataktan kendine yakışır bir şekilde çıkabilmesi için; köylü üreticilerimiz ve tesislerde çalışan işçilerimiz birlik, beraberlik ve dayanışma içinde, yeniden yapılanma alternatiflerini hayata geçirip, yeni teknolojik gelişimleri ve finansal kaynak sorunlarını birlikte değerlendirerek yeni çözüm yolları üretmelidirler. ÇUKOBİRLİĞİMİZ, hem iç pazarda hem de dünyada hakkı olan yere ve etkinliğe kavuşturulmalıdır.   

    Halkımızın "Beyaz Altın" dediği pamuğun ekonomiye büyük katkısını ve yarattığı iş hacmini herkes biliyor. Pamuk, 6 milyonu aşkın insanımızın geçim kaynağıdır. Pamuk üreticilerimizin hayat verdiği tekstil ve konfeksiyon şirketleri her yıl 10 milyar Dolar'ın üzerinde bir gelire sahipler. Ancak, kazançlarının büyük bir kısmını banka ve tefecilere faiz olarak ödemek zorunda kalan pamuk üreticilerimiz geçim sıkıntısı ve borç-harç içinde. Bankalara ödedikleri faizler % 200'leri buldu. Tefecilerde ise faiz oranları % 500'leri geçiyor. Mahkeme ve icra kapılarında çile dolduran üreticilerimizin sayısı her geçen gün katlanarak artmakta, pamuk üreticilerimiz hızla yoksullaşmaktadır. Bir sektörün ayakta durabilmesi; ilgili bütün kesimlerin, hakkı olan kazancı sağlayabilmelerine bağlıdır. Hele üretenlerin hakkı bir takım oyunlarla elinden alınıyorsa, o sektörün yaşaması mümkün değildir. Diğer tarım ürünlerinde olduğu gibi pamukta da hızla dışa bağımlı hale gelinmiştir. Tekstil ve konfeksiyon ihracatından elde edilen dövizin büyük bir bölümü, her yıl artan pamuk ithalatına gitmektedir. Yerli-yabancı ortaklı tekstil ve konfeksiyon şirketleri için önemli olan kısa vadeli kârdır. Eğer ithal pamuk ucuzsa, alır onu kullanırlar. Ülkenin kaybettiği döviz ve yerli pamuk üreticileri onları ilgilendirmez.

    Bugüne kadar üreticiler, siyasi iktidarlara seslerini duyuramazken, hükümetler hep tüccarları ve yerli-yabancı ortaklı holdingleri dinlemiştir. En son olarak da, küresel krizin tekstil şirketlerini etkilemesinin faturası da pamuk üreticilerine ve birliklere yükletilmek isteniyor. Hükümetler, konuyla ilgili acele kararnameler çıkararak, birliklerin elindeki pamuğu tekstil şirketlerine peşkeş çekmek istiyor. Bu da yetmezmiş gibi, çiftçileri, örgütsel bazda değil, toprak büyüklüklerine göre ve bireysel bazda kredilendirmeyi amaçlayan hükümet uygulamaları ciddi ciddi yürürlüğe sokuluyor. Tüm bu girişimler, birlikleri yok etmeye ve üreticileri yarı köle durumuna düşürmeye yöneliktir.    

    Tüccar ve holdingler, sürekli olarak fiyatları yükselttiği gerekçesiyle ÇUKOBİRLİK, ANTBİRLİK ve TARİŞ'i hükümete şikayet ediyorlar. Oysa, borsalardaki fiyat hareketlerini izlediğimizde bu iddialarının gerçekle ilgisi olmadığı ortaya çıkar.

    Pamuk faciamızın bir başka boyutu da Gümrük Birliği anlaşmasıdır. "...gümrük birliği, adeta iğneli fıçı. Avrupa Birliği ile yapılan protokole göre, tarım ürünleri anlaşma dışı. Kendi üreticimizi koruyabilmek için bu ürünlere gümrük vergisi ve fon koyabiliriz. Ancak tarıma dayalı sanayi ürünlerinden gümrük vergisi ve fon alamayız. Örneğin işlenmemiş ham pamuk ithal edersek istediğimiz gibi vergilendirebiliriz. İşlenmiş pamuğa gelince yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Anlaşma gereği, isteyen, yüzbinlerce ton işlenmiş pamuğu bir tek kuruş vergi ve fon ödemeden ithal edebilir. Böylesine ters bir anlaşma, Türkiye'yi ithal pamuk cenneti haline getirdi. Şimdi, isteyen, dilediği kadar pamuğu sıfır gümrükle ithal edebiliyor. Hem de Türk pamuğundan çok daha ucuz fiyatla. Zira, diğer ülkelerde devlet pamuğa büyük destek veriyor. Pakistan'ın bile pamuk üreticisine yaptığı destek, maliyetinin yarısından fazla... Türkiye'de ise tam tersi bir uygulama var. Geçimini pamuktan sağlayan 4 milyona yakın insanımızın sırtından geçinmeyen yok. Tekstilcisi, konfeksiyoncusu, toptancısı, ihracatçısı... Hepsi, Türk pamuk üreticisinin hakkını keselerine, kasalarına indiriyor!.. Buna karşılık pamuk üreticimize bir tek kuruş destek yok. Yapılıyormuş gibi görünen destekler daha büyük yaralar açıyor. Hatta bu desteklerin büyük bölümü sanayicilerin işine yarıyor. Örneğin, gübre ve zirai ilaçlarda yapılan destek bedelleri zamanında ödenmediği için astarı yüzünden pahalıya geliyor." (S. Usumi). Böylece, dünya piyasalarında sürekli geriliyoruz ve eski pazarlarımızı bile kaybediyoruz.

    "...Avrupa Birliği, Yunanistan'ın tarımına akıl almaz destekler veriyor. Milyarlarca dolar akıtıyor. Hele pamuk için aralarında özel bir anlaşma var... Yunan pamuk üreticisinin aldığı destek, kilo başına 100.000.- liraya (1996) yaklaşıyor! Türk pamuğu, (1996) borsalarımızda 165 ile 170 bin liraya satılırken, Yunan pamuğu 150 bin lirayı geçmiyor. Aradaki bu farkın nedeni; Türkiye'de yüksek enflasyon olduğu halde, devletin pamuk üreticisine destek vermemesi. Buna karşılık, Yunan üreticisinin hem kendi devletinden hem de Avrupa Birliği'nden trilyonlarca lirayı bulan destek alması!... Avrupa Birliği, Yunanistan'ın pamuk üretimini arttırması için özel bir çaba gösteriyor. 3-4 yıl öncesine kadar yıllık pamuk üretimi 100 bin tonu geçmeyen Yunanistan'da rekolte 300 bin tona (1996) yaklaştı. Avrupa'nın desteği ile sağlanacak olan bu kadar büyük üretim, gümrük birliğinin koşulları devam ettiği sürece, iç piyasalarımızı tehdit edecektir. Ne yazık ki  (tüccar ve) sanayicilerimiz de biraz daha ucuz pamuk alabilmek için bu tehlikenin gelişmesine yardımcı olmaktadır..." (S. Usumi)

     Avrupa Birliği kapılarında her türlü şantaja ve tecavüze boyun eğen, bütçesi sürekli açık veren, iç ve dış borçları ve onların faizleri altında ezilen, kayıt dışı ekonomisi neredeyse bütçesine ulaşmış bir ülkede "nereden para bulup da birlikleri destekleyelim? Hani kaynak?" diye sorulabilir. 1979 yılı sonuna kadar tarımın ve tarımsal sanayinin gelişmesinde başrol oynayan tarımsal KİT'ler ve Birlikler; bir taraftan aracı tüccar ve yerli-yabancı holdinglere karşı üretici köylülerimizin tek koruyucusu olarak görev yaparlarken, diğer taraftan üst örgütlenmelerini yaygınlaştırarak tesislerini geliştirmişti. Ne oldu da üvey evlat muamelesine layık görüldüler? Son 20 yıldır Türkiye'nin imkânları ve kaynakları pek fazla değişmemiş, azalıp yok olmamış hatta daha da gelişmiştir. Ancak, Batı'dan esen Globalleşme, Küreselleşme ve Özelleştirme rüzgarlarının etkisiyle şiddetli soğuk algınlığına ya da zatürreye yakalandık. Bu “hastalık”, en kötü etkisini, ciğerlerimiz, kalbimiz ve göz bebeğimiz olan KİT'ler ve Birlikler'imiz üzerinde gösteriyor. Özellikle 1983'den beri siyasi iktidarlar, bu kurum ve kuruluşları gözden çıkarmış. Onların zarar etmeleri için herşeyi yapıyor. Oysa, diğer birlikler gibi, pamuk üreticilerimizin birliklerine de çok basit ve kolay tedbirlerle finansal kaynaklar sağlanabilir. Örneğin, çırçırcıdan iplikçiye, dokumacıya, konfeksiyoncuya, toptancıya, ihracatçıya ve perakendeciye kadar uzanan zincir içinde yapılan alım-satımların büyük bir kısmı faturasız yapıldığı için, 1994 yılında tahsil edilemeyen vergi 70 trilyon liranın üzerinde. 1995 yılındaki vergi kaybı 150 trilyonu, 1996'daki 200 trilyonu, 97'deki 400 trilyonu aşmış durumda.

    1993 yılına kadar vergi yüzsüzlerinden ve onların siyasi uzantılarından başka hiç kimse bu vergi kaçağının farkında değildi. 1993 yılında tarım ürünlerini desteklemek amacıyla 'prim sistemi' getirildi. İlk uygulama da pamukta yapıldı. Üreticiye kilo başına 3.000.- Lira prim ödendi... Herkes sistemden memnundu. Devlet, prim olarak ödediği 4 trilyon 500 milyar Liranın karşılığında 15 trilyon Lira fazladan vergi topladı. Ancak 1994'de hükümet, yeni ürün pamuk için 1.000.- Lira prim ilan edince; aracı tüccarlar ve tekstilci-konfeksiyoncu holdingler kıyameti kopardılar. Bir yıl önce 3.000.- Lira prime karşı çıkmayanlar, enflasyona rağmen devlet 1.000.- Lira prim verince; "bu devlet işte bunun için batıyor!.. Devleti her türlü sübvansiyondan kurtaralım!.." diyerek vatan-millet edebiyatına girdiler. Sonunda mesele anlaşıldı. Neyi “kurtarmak” istedikleri açığa çıktı. Pamuğa verilen prim, yıllardır süregelen trilyonlarca liralık vergi kaçağını açığa çıkarmış. Pamuk üreticilerinin, prim alabilmek için çırçırcıdan başlattıkları faturalı alım-satım; perakendeciye kadar uzanan kayıtlı ve faturalı sistemi zorunlu kılmış. Bu durum aracı tüccar ve holdinglerin işine gelmemişti.

    Bu yıl pamuk üreticisine verilecek 50 bin lira prim, devlete yaklaşık 100 trilyon liraya mal olacak. Ancak, üreticiden başlayan faturalandırma, çırçırcıya, iplikçiye, dokumacıya, konfeksiyoncuya, tüccara, toptancıya, ihracatçıya ve perakendeciye kadar uzanan bir vergilendirme sistemini hayata geçirecektir. Bu da devlete 800 trilyon liranın üzerinde ek bir vergi geliri sağlayacaktır. İşte size kaynak...

    Birlikler, kurulduklarından beri amaçları doğrultusunda çalıştırtılmamışlardır. 1980'den beri de IMF ve Dünya Bankası dayatmaları ile tarımımızın yok edilmesi pahasına birlikler desteklenmiyor, tarım nüfusunun %10'ların altına çekilmesi istenerek şehirlerdeki işsizlik pompalanıyor. 1998'in sonunda, tekstilde baş gösteren krizin faturası gene pamuk üreticisine ödettirilmek isteniyor. Hükümet, çıkardığı kararname ile, birliklerin elindeki pamuğu, 6 ay vade ve düşük faizle holdinglere peşkeş çekmek istiyor. Kooperatif ve birlikleri devreden çıkararak, toprak büyüklüğüne göre ve bireysel kredi aldatmacasıyla birlikleri yok etmeyi amaçlıyor. Aynı tas aynı hamam, sömürüye devam...

    Gelelim TRAKYABİRLİĞE. Sorunlar aynı. Destekleme yok. ilan edilen fiyatlar, maliyetin altında. Ödemeler, vadeli. Köylü üreticilerimizin Trakya Birliğe verdiği ürünün karşılığını peşin alamadıktan sonra, ilan edilen fiat ne işe yarar? Ayçiçeğinin destekleme kapsamına alınmasından hiç bahsedilmiyor. Farzedelim ki iyi fiat verdiniz. Peşin ödeme yapamıyorsanız; peşin paraya ihtiyacı olan köylü üreticilerimizi, fiyatlarla dilediği gibi oynayan aracı-tüccar ve yağ fabrikatörlerinin insafsızlığına terk edersiniz.

    Üreticiler bu sektörde de perişan. Borçlarını ödeyebilmek için tarla ve hayvanlarını satmak ya da yüksek faizli kredi bulmak zorunda kalıyorlar. Buna karşılık aracı tüccarlar ve yağ fabrikatörleri; hem piyasa fiyatlarının altında ayçiçeği alarak, hem “kaç ben kurtarayım” deyip köylü üreticileri yüksek faizle borçlandırarak ve hem de bir sonraki yılın ürününe ipotek koyarak trilyonlarca lira kazanıyorlar.

    Üreticiler böylesine perişan edilirken tüketici ne durumda? Türkiye’de yıllık yağ tüketimimiz (1996) 1,2 milyon ton. Yıllık toplam yağ üretimimiz ise yaklaşık 500.000 ton. Bunun 250.000 tonunu ayçiçeğinden, 150.000 tonunu pamuktan, 50.000 tonunu zeytinden, kalanını da soyadan, hayvanlardan vs. elde etmekteyiz. Buna göre, Türkiye’nin yıllık sıvı yağ açığı 700.000 tondur. Bu açığı ithalatla karşılıyoruz. Yağ ithalatı için 1995'de 623 milyon dolar döviz ödedik. Buna, ayçiçeği, pamuk ve soya küspesi için ödediğimiz 72,2 milyon doları da eklersek; bu rakam 695 milyon doları geçer. Bunun TL. karşılığı 62,5 trilyon liradır. 1996 yılında yağ ithalatı için 1 milyar dolar ödedik. Bu; tüm tüketicilerimizin payına düşen “yağlı kazık”tır.

    Görüldüğü gibi; ayçiçeği meselesi, TRAKYABİRLİĞE rağmen, köylü üreticilerimizin perişan edilişinden de öte, ulusal bir sorunumuzdur. Bu; Türkiye’nin yerli-yabancı tekellere nasıl soydurtulduğuna sadece bir örnektir. Oysa Türkiye, dünyanın sayılı tarım ülkelerinden biridir. Buna rağmen buğdayı, eti, sütü mısırı, pamuğu, ayçiçeğini, şekeri ithal etmek zorunda kalışımızın nedenlerini sorgulamalıyız. Özellikle son 20 yıldır uygulana gelen ekonomi-politikalar, köylü üreticilerimizi örgütsüzleştirmiştir. Var olan kurum, kooperatif, birlik ve işletmeler görev yapamaz hale getirilmiş ya da yok pahasına satılmıştır. Korumasız ve güçsüz kalan köylü üreticilerimiz yeterli ekim yapamaz duruma düşürülürken, yerli-yabancı şirket ve holdingler kârlarına kâr kattılar.

    Sorunların çözümü zor ve imkânsız değildir. Tarımı ve köylü üreticilerimizi özendirecek, örgütlü ve gelişkin teknolojiye dayalı tarımı yaygınlaştıracak acil önlemler alınmalıdır. Üreticiler vergilerini kendi kooperatif ve birliklerine yatırmalı, kooperatif ve birliklere üretimi ve ihracatı teşvik primi ve de vergi iadesi uygulanmalıdır. Köylü üreticilerimiz, özerk ve demokratik bir yapıya kavuşturulmuş kooperatif ve birliklerinde hür inisiyatif ve güdüm, söz ve karar sahibi olmalıdırlar. Özellikle 1980 yılından beri uygulana gelen müdahaleci ve özelleştirmeci politikalar geriletilmelidir, durdurulmalıdır. Kaynak sorununu çözebilmek için, daha fazla zaman kaybetmeden, tüm birliklerin ortak sayıları oranında katılımıyla ve onların söz ve karar sahibi olduğu KOOPERATİFLER BANKASI  kurulmalıdır.

    Bu genel önlemlerin yanında, örneğin sıvı yağ açığımızı kapatabilmek için; ayçiçeği üretimimizi 2 milyon tona çıkarmamız yeterlidir. 1989 yılı ayçiçeği üretimimiz 1.250.000 tondu. 1995’de 600.000 tona, 1996'da 500.000 tona düştü. Oysa, bırakalım genel ekonomi-politik köklü tedbirleri, çok basit özendirici tedbirlerle 5-6 yılda üretimimizi 2-3 milyon tona çıkarabilirdik. Böylece; uluslararası yağ tekellerine ödeyeceğimiz milyarlarca  dolarlık dövizle birliklere düşük faizli kredi sağlayabilir, yeni tarım teknolojilerini ve tarım sigortasını hayata geçirebilirdik. Yoksulluğu kader olmaktan çıkarıp,  üreticilerimizin ve tüketicilerimizin ezilip sömürülmesini nispeten hafifletebilirdik.

    Tüm tarımsal birlikler, iştigal alanına ve aldığı tarım ürününün cinsine göre desteklenmelidir. 1994 yılında hububat, şeker pancarı ve tütünün dışındaki tarım ürünleri destekleme kapsamından çıkarıldı. Oysa destekleme, yöresel ve "siyasi" bir tercih olmamalıdır. Gene 1994 yılında çıkarılan bir Kanun Hükmünde Kararname ile hükümet; birliklere değil, taban fiyatını belirlediği tarım ürününün çiftçisine bireysel kredi verme usulünü getirmiştir. Fakat bu uygulama, bugüne kadar kimseye kredi olanağı sağlayamadığı gibi tarımsal birliklerin çöküşüne neden olabilecek ortam yaratmıştır. Geçtiğimiz günlerde hükümet, köylü üreticilerin toprak büyüklüklerine göre kredilendirmesini yeniden gündeme getirdi. En az destekleme alımı kadar hayati önem taşıyan düşük faizli kredilendirme; destekleme alımlarından önce ve mutlaka tarımsal birliklere verilmelidir. Daha fazla zaman kaybetmeden, bu yönde bir yasa değişikliğine gidilmelidir.       

    Benzer sorunlar ve çözüm yolları sadece ÇUKOBİRLİK ve TRAKYABİRLİK için değil, FİSKOBİRLİK, KARADENİZBİRLİK, ANTBİRLİK, GÜNEYDOĞUBİRLİK, GÜLBİRLİK ve KOZABİRLİK gibi tüm Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri için de geçerlidir.

    Örneğin; Artvin'den Zonguldak ve Bolu'ya kadar uzanan coğrafyada yaşayan 8 milyonu aşkın vatandaşımız için hayati önem taşıyan FİSKOBİRLİK. Milyonlarca fındık üreticisi ve yöre halkı, geçen yıllarda yaşanan "fındık faciaları"nı bile aratacak daha da ağır yeni felaketlerle karşı karşıya.

    Pamuk ve tütün üreticilerimizin pamuk yakma eylemleri gibi, fındık üreticilerimizin de fındığı denize dökmesi gündeme getirilmektedir. FİSKOBİRLİĞİN destekleme alımlarının kampanya sonuna kadar devam edebilmesi için, ucuz kredilerle güçlendirilmiş olması gerekir.

    Bu saydığımız önlemler alınmadığına göre, gelecek felaketi görebilmek için kahin olmaya gerek var mı? Oysa, dünyada en fazla fındığı biz üretiyoruz. FİSKOBİRLİĞİMİZ, iç pazara tamamen hakim olmalı ve ihracatını hızlandırıp dünya fındık piyasalarına damgasını vurmalıdır. Bu da ulusal bir sorunumuzdur. Unutmamalıyız ki; "Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlıktan bahsedilemez!"

    Hele işçi sınıfımızla öz kardeş olan köylü üreticilerimizin arasına nifak sokmaya kalkmak; toplu iş sözleşmesi döneminde, “benim köylümün parasını işçiye yedirtmem” diyerek, Taban fiyatları açıklanırken de “benim işçimin parasını köylüye yedirtmem” diyerek "Böl! Parçala! Yönet!" politikalarıyla halkımızı "kamplara ayırmaya" çalışıp "bölücülük" yapmak; Anayasal bir suçtur. Hükümetler bu suçu sık sık işliyor. Tarım ürünleri taban fiyatları açıklanırken “Bu para milletin cebinden çıkıyor! Çiftçiye yüksek taban fiyatı verirsek, yarın kamu çalışanlarına ve işçilerine ödeyecek para bulamayız! Enflasyon canavarı hepimizi yutar!” diyorlar. Kamu toplu iş sözleşmeleri ya da asgari ücret görüşmelerinde ise aynı gerekçeyi işçilere getiriyorlar; “Kan emicilere zam yok!” diyorlar. 

    Hep örnek verilen “Batı”da devlet, köylü üreticilere ve onların örgütlerine karşılıksız yüzlerce trilyon yardım yapıyor. Oralarda tarım, geniş olarak kooperatifler, onların birlikleri ve sanayi işletmeleri tarafından yapılıyor. Tarım üretimi, ticareti ve ihracatı bu birliklerin elinde. Bizde ise tam tersine. Kökü dışarda bir avuç aracı tüccar ve holding sahiplerinin çıkarları uğruna tüm ülke ve millet açlığa ve sefalete mahkum ediliyor.

    Şu sorulara verilecek cevaplar, sorunların çözümünü netleştirecektir inancındayız.

    * Konuyla ilgili olarak Ziraat Odaları’nın ve diğer ilgili demokratik kitle ve meslek örgütlerinin görüş ve talepleri neden dikkate alınmaz?

    * Çukobirlik, Fiskobirlik, Trakyabirlik, Karadenizbirlik, Antbirlik, Guneydoğubirlik, Gülbirlik ve Kozabirlik gibi tüm tarım satış kooperatifleri birlikleri düşük faizli kredilerle sürekli neden güçlendirilmez?

    * Tüm tarım ürünlerine üretim ve ihracat primi neden sürekli uygulanmaz?

    * Tüm tarım ürünleri sürekli destekleme kapsamına neden alınmaz?

    * Üretim konularına göre tüm tarım üreticilerimize, bir sonraki yıl için enflasyon ve alım teminatı neden verilmez?

    * Gübre destekleme ve ilaçlama bedelleri neden ödenmez?

    * Devlet ve siyasi iktidarlar her yerde “libaralizm”i savunuyorlar da, birliklerin özerk ve demokratik bir yapıya kavuşmasına neden şiddetle karşı çıkıyorlar?

    * Her hükümet değişikliğinde Genel Müdür’den odacıya, İşletme Müdürü’nden üretim şefine, hatta ilgili sendikanın şube yönetiminden delegesine ve işyeri temsilcisine kadar uzanan kadro ve personel “yenileme!” girişimleri; hangi “ekonomi ve üretim modeli teorisi”yle izah edilebilir? Böyle bir “değişim!”, üretimin ve teknolojinin gelişmesine nasıl bir “katkı!” yapacak? Bu “katkı”dan kimler nasıl yararlanacak?

    KUVAYI MİLLİYE’NİN BİLDİRİSİ

    İŞÇİ SINIFI, ÜRETİCİ KÖYLÜ KARDEŞLERİYLE BİRLİK VE DAYANIŞMA İÇİNDEDİR...

    TİGEM, DEVLET ÜRETME ÇİFTLİKLERİ, BİRLİKLER VE ONLARIN TESİSLERİ SATILAMAZ! ŞİRKETLEŞTİRİLEMEZ! ÖZELLEŞTİRİLEMEZ!

    KAYNAK SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ İÇİN KOOPERATİFLER BANKASI KURULMALIDIR.

    KÖYLÜ ÜRETİCİLERİMİZİN, KENDİ TARIM SATIŞ KOOPERATİF VE BİRLİKLERİNDE KAYITSIZ ŞARTSIZ SÖZ VE KARAR SAHİBİ OLMA TALEPLERİNİ DESTEKLİYORUZ.

    KÖYLÜ ÜRETİCİLERİMİZİN KURDUĞU TARIM SATIŞ KOOPERATİF VE BİRLİKLERİ, ÜRETİCİ ORTAKLARIN İNİSİYATİF VE GÜDÜMÜNDE, ÖZERK VE DEMOKRATİK BİR YAPIYA KAVUŞTURULMALIDIR.

    BİRLİKLER; SİYASİ İKTİDARLARIN ARPALIĞI OLMAKTAN KURTARILMALI VE UCUZ KREDİLERLE GÜÇLENDİRİLMELİ.

    DESTEKLEME ALIMLARI VE PRİM BAŞLATILMALIDIR!

    GENEL MÜDÜRLERİ BİRLİK YÖNETİM KURULU ATAMALI.

    PRENSİPSİZ “DESTEKLEME ALIMLARI”NIN VE YANLIŞ EKONOMİ-POLİTİK UYGULAMALARIN DOĞURDUĞU “KARA DELİK” YA DA “KAMBUR”LAR BİRLİKLERE YÜKLENEMEZ!

    SİYASİ İKTİDARLARIN; VURDUMDUYMAZLIKLARINA, “PARAYI VERİYORSAM DÜDÜĞÜ DE ÇALARIM!” EĞİLİMLERİNE, “OLMAZSA SATAR KURTULURUM!” ÇALIMLARINA VE YERLİ-YABANCI ŞİRKETLERİN ACIMASIZ REKABETİNE KARŞI DURABİLMEK İÇİN: BİRLİK YÖNETİMLERİNİN HER KADEMESİNDE ÜRETİCİ ORTAKLARIN HÜR İNİSİYATİFİ VE GÜDÜMÜ YAŞAMSAL BİR İHTİYAÇTIR.

    TÜM BU İLKELER DOĞRULTUSUNDA; HAZIRLANMIŞ-HAZIRLANACAK ARAŞTIRMA, İNCELEME VE RAPORLAR, YÖNETMELİK VE YASA TASARILARI ZAMAN KAYBETMEDEN TARTIŞILIP NETLEŞTİRİLMELİ, BUNLARIN YASALAŞIP YÜRÜRLÜĞE GİRMESİ İÇİN MÜCADELE EDİLMELİDİR.

    BAŞTA GAP BÖLGESİ VE PROJESİ OLMAK ÜZERE TÜM HAYVANCILIK VE TARIM TOPRAKLARI, KAMU DESTEKLİ, DEMOKRATİK VE MERKEZİ BİR PLANLAMAYLA, KOOPERATİFLERDE VE BİRLİKLERDE ÖRGÜTLENMİŞ-ÖRGÜTLENECEK KÖYLÜ ÜRETİCİLERİMİZİN İNİSİYATİF VE GÜDÜMÜNE DEVREDİLMELİDİR. KÖYDEN ŞEHİRE GÖÇ VE TARIM ALANLARININ BOŞALTILMASI, DEMOKRATİK YOLLARLA VE EKONOMİK ÖZENDİRMEYLE ÖNLENMELİ, ŞEHİR VAROŞLARINDAN KÖYLERE GÖÇ CAZİP HALE GETİRİLMELİDİR.

    ŞİRKET VE HOLDİNGLERİN TARIM VE HAYVANCILIĞIMIZI GASP ETMESİNE SEYİRCİ KALMAK HALKA VE VATANA İHANETTİR.

    HALKIMIZ KENDİ BUĞDAYIMIZDAN ÜRETİLMİŞ EKMEĞİ SATIN ALAMAZ, ÜLKESİNDE ÜRETİLEN ETİ, SÜTÜ, YUMURTAYI YİYEMEZ DURUMA DÜŞÜRÜLMEK ÜZERE. TEMEL GIDA ÜRÜNLERİYLE TÜM TARIM VE HAYVAN ÜRÜNLERİNİ ÇOCUKLARIMIZA UNUTTURMAYA KALKANLARDAN HESAP SORMAMAK HALKA VE VATANA İHANETTİR.

    PATATESTEN ŞEKER PANCARINA, TÜTÜNDEN PAMUĞA TÜM TARIM VE HAYVANCILIĞIMIZ YAŞAMSAL STRATEJİK VE ULUSAL DEĞERLERDİR. ONLAR DA TIPKI EGEMENLİK GİBİ, ULUSUNDUR

    ORTADOĞU - FİLİSTİN, TÜRKİYE - İSRAİL

    Yazar Kuvayi Milliye Dergisi   
    20 02 2007

    (Kuvayı Milliye dergisinin Kasım-Aralık 200 tarihli 25. sayısından)

    ABD, Almanya ve İsrail... Bu üç emperyalist güç merkezinin, ülkemiz ve diğer bağlı ülkelerdeki ortakları ile birlikte Türkiye'de ve bölgemizde  oynadığı oyunlar yaşamımızı ve geleceğimizi birinci dereceden ilgilendiriyor.

    Emperyalizmin ABD cephesinin yıkıcılığı ve öldürücülüğü üzerine birçok aydınımızın, araştırmacı ve yazarımızın yazı, inceleme ve kitapları pek yaygındır. Emperyalizm ve ABD; bu iki sözcük birbirleriyle özdeşleşmiş gibidir. Birini söyleyince ötekini de kastetmiş olursunuz. Ancak bu durum, emperyalizmin diğer cephelerinin göz ardı edilmesi sonucunu doğurmamalı. Emperyalizm=ABD değildir...

    Özellikle Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, finans-kapital holdingleri ve onların güdümündeki emperyalist devletler, dünyayı güçler dengesine göre fütursuzca paylaşıp sömürü ve talanlarını artırmak için her şeyi yapmaktalar. Bu amansız yarışta sadece mazlum halklar ve sömürülen ülkelerle savaşmıyorlar; aynı zamanda birbirleriyle de direkt ya da dolaylı boğazlaşıyorlar. Öyle ya artık nasıl olsa "komünizm tehlikesi" şimdilik de olsa ortadan kalktı...

    İşte böylesine olumsuz koşullarda başlattığımız Mazlum Halklar Sivil Savunma Seferberliği, hava gibi, su gibi yaşamsal bir gereksinim...

    Bu süreçte, emperyalizmin haylaz çocuğu İsrail, ağababasının sözünü dinlemeyebiliyor. Kendi kanlı tertip ve oyunlarını pervasızca tezgahlayabiliyor.

    Almanya; ABD ve İsrail'e rağmen farklı sömürü ve talan planlarını yürürlüğe sokabiliyor. Dini ve etnik bölücülüğü, insan hakları ve demokrasi maskeleriyle dayatabiliyor.

    Bu üç emperyalist merkezin, birbirlerinin etki alanlarına direkt ya da dolaylı tecavüzleri, insanlığı yeni bir dünya savaşının eşiğine getirebiliyor. Tüm bunların bilince çıkarılabilmesi için, bölgemizin "süper savaş mekanizması" olarak nitelenen İsrail üzerinde özellikle ve öncelikle duracağız.

    Halkımızla diğer Ortadoğu halklarının arasını açmak için "laik bir sömürü düzeni" temelinde tezgahlanan çevik bir darbe girişiminden Türk-Yunan, Türkiye-İran, Türkiye-Suriye savaşına, İran-Suriye seferini yapan yolcu uçaklarını Türkiye üzerinde tacize dek her türlü provokasyonun içinde olması çıkarlarının gereği kuvvetle muhtemel olan İsrail, yahudi şeriatıyla yönetiliyor. Emperyalizmin, tıpkı Hitler döneminde Almanya'ya yaptığı gibi, atom, biyoloji ve kimya dahil her türlü silahla donattığı İsrail, çoktandır bir "uç karakolu" olmaktan kurtulmak, Ortadoğu ve Avrasya'nın tek hakimi olmak istiyor...

    Tabii Almanya'ya da bakacağız. Berlin-Bağdat demiryolu hattından, "Turan"cı, İttihat Terakkici, işbirlikçi örgütlere, Gümrük Birliği ve AB'ye kadar, Almanya'yı da inceleyeceğiz...


    AYŞENUR ÇETİN


     

    BEYAZ İRTİCA


    Yine Tevrat’ta,İsrailoğulları’nın bu Dünya egemenliği yolunda hakimiyetlerini mutlak kılmak için;diğer tüm halklar,onlar için güdülecek sürüler,uşak ve köleler;kendileri ise,bu sürüleri ve köleleri her yönden kullanmaya ve istismara yetkili ayrıcalıklı efendilerdir.Ancak bu hedefe,mevcut Yahudi nüfusu ile erişilemeyeceğini gayet iyi bildiklerinden;ya tüm ulusların elitlerinin (sözde aydınlarının) devşirildiği,gayelerine hizmet edecek gönüllü neferlerin yetiştirildiği çeşitli örgütler kurmuşlardır ya da mevcut mason,rotaryen vb.örgütleri aynı amaçlar doğrultusunda kullanmak üzere,bu örgütlerin yönetimlerinin kendi adamları tarafından ele geçirilmesini sağlamışlardır.Örneğin bugünkü masonluk,tüm ritüelleri,sembolleri ve fikirleri Yahudi inancına uygun hale getirilerek Yahudilerin dünya hakimiyetine giden yolda,diğer ulusların seçkinlerini,(sözde elitlerini)terhis günü olmayan gönüllü neferler olmayan gönüllü neferler olarak bağrında toplayan mistik bir mabet haline dönüştürülüyor.
    Ayrıca açıklamak gerekirse;Tevrat’ta sadece İsrail ulusunun Tanrısı,babası,kralı ve orduları- nın başkomutanı olan YEHOVA ateştir.Ateş bilindiği gibi “iblisi” temsil eder.Bu ateş kültüne bağlılıkları nedeniyle masonlar,localarının mihrabını özü ateş olan güneşin doğduğu yöne,do- ğuya yönlendirirler.Bu yöneliş ateşten(Şeytandan)alınan güçlü dünya üzerinde kurmayı plan- ladıkları siyasal,ekonomik tüm hegemonyalarının gerçekleştirilmesinin mistik bir vecibesidir.
    “Şeytanın feneri gideceğin yolu değil,ulaşacağın yerdeki karanlığı aydınlatır”(mason dergisi -29,sayfa 23)Yehova,öz evlatları olarak gördüğü İsrail ulusuna dünya hakimiyetini şöyle vaat etmektedir: “Kalk ey oğullarım,yeryüzüne hükmet,zira;milletlerin hepsine sen varis olacaksın”.(Tevrattan –mezmur,bap 82,ayet 6-8,sayfa 598)
    Bir başka bölümde Rap Yehova: “Çünkü,sana kulluk etmeyen millet ve ülke yok olacak ve o milletler tamamen harap olacak.”(Tevrat –İşaya,bap 60-12)
    Ayrıca: “Milletlere elimi kaldıracağım ve kavimlere bayrağımı yükselteceğim;ve senin oğullarını kucaklarında getirecekler ve senin kızlarını sırtlarında taşıyacaklar.Ve kralları sana lala ve kraliçeleri sana dadı olacaklar;yere kapanıp ayaklarınızın tozunu yalayacaklar.(Tevrat -İşaya,bap,49,22,23,-711) “Ve yabancılar ( İsrailoğullarından olmayan –Goyimler- ) durup sürülerinizi güdecek ve Yabancılar çiftçileriniz ve bağcılarınız olacaklar.Milletlerin servetini yiyeceksiniz ve onların izzeti size geçecek.” ( Tevrat,İşaya,bap 61-5,6 )Maddi-manevi sömürünün bir başka boyutu ise Anadolu topraklarına dikilen gözdür: “ Rap,bütün bu milletleri önünüzden kovacak,ve sizden büyük ve kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız.Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak;sınırınız çölden,Libnandan,ırmaktan(NİL),Fırat ırmağın-dan,Garp denizine(EGE)kadar olacaktır.(Yani ANADOLU)Önünüzde kimse durama-yacak;Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine kuracaktır.”(Tevrat;tensiye,bap 11/23-26)
    Bu ayetler ile,bugün;Fırat-Dicle yöresindeki PKK eylemlerinin arkasındaki mantığın gizleri daha bir anlaşılıyor!Başka bir ayet;vaat edilen(Arz-u mevud)toprakları içindir: “Ve Yakub Beerşebadan çıktı ve HAÜRHAN’a doğru gitti.Ve bir yere erişip orada geceledi.Ve işte Rab,onun üzerinde durup dedi: “ÜZERİNDE YATMAKTA OLDUĞUN DİYARI SANA VE SENİN ZÜRRİYETİNE VERECEĞİM.” ( Tevrat;Tekvin;Bap 28,10-13 )
    Bilindiği gibi;HARRAN diyarı,bugün Şanlıurfa ilimizin sınırları içerisinde ve GAP bölgesindedir.Geçtiğimiz yıllarda İsrail Cumhurbaşkanı Weizmann’ın Yahudi işadamları ile birlikte Bölgeyi(24.01.1994)ziyaret etmesi ve İsrail işadamlarının bu bölgede toprak satınalma
    talebinde bulunup(Ki aldılarsa bu vatan toprağı’nın satışı iptal edilmelidir.)yatırım yapmak istemeleri,hiç de sebepsiz değildir.
    Tevrat’ın bir başka ayetinde,Yahova aynı sınırları şöyle belirtiyor: “Musa’ya söylediğim gibi,ayağınızın tabanınızın basacağı her yeri size verdim.Sınırınız çölden ve Libnan’dan büyük ırmağa,Fırat ırmağına kadar,Hititlilerin bütün diyarı ve günbatısına doğru,büyük denize
    kadar olacaktır.” ( Tevrat,Yeşu,Bap 1-3,4,-216 )
    İsrail eski Başbakanı İzak Şamir tarafından alenen ve resmen bütün dünyaya açıklama: “Büyük İsrail’in sınırlarını Tevrat böyle belirtiyor.Burada geçen garp denizi EGE denizidir.Yani bütün Anadolu,Büyük İsrail’in sınırları içerisinde kalmaktadır.”(7 Haziran 1991 Hürri-yet Gazetesi)Zaten ayette belirtilen Hitit diyarı da Anadolu’dur.Daha vahimi; “ayet sınırlarına uygun olarak çizilmiş ve Anadolu’nun tamamını içine alan İsrail Yıldızı (magen David) içine yerleştirilmiş Büyük İsrail haritası bugün,İsrail Parlamentosu duvarında asılı bulunmaktadır.1897 tarikli Alman DİE WELT gazetesinin başlığı üzerinde de yer almıştır.” ( Ali Uğur-“Dünya Siyonist Kongreleri ve Türkiye” )
    Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere Yahudilerin;üzerinde yaşadığımız Anadolu topraklarına ilgileri Tevrat bağlantılı olup binlerce yıl öncesine dayanmaktadır.Yahudilerin
    Cennetinin (Aden Cenneti)merkezini –YEHOVA ŞAHİTLERİ’nin bastırıp dağıttıkları kitapta yayınlanan bir haritada- VAN İlimizin “BAHÇESARAY” ilçesi olarak göster-mesi son derece anlamlıdır.Bunu daha da anlamlı kılan bir haber 30 Ekim 1988 tarihli Hürriyet gazetesinden: “340 bin ABD’liye VAN’da –BAHÇESARAY- Emekli Kenti Projesi
    .(Bu projenin aktörü,Mason Bakan Tınaz Titiz’dir.)
    Yahudi araştırmacı Beki L.Bahar Anadolu’nun Yahudi toprağı olduğunu şöyle anlatır: “Genellikle ve yanlış olarak biz Türk Yahudilerinin torunları olduğumuz sanılıyor.Defalarca yazdığım ve birçoklarının yazılarını tekzip ettiğim gibi,Türk Yahudilerinin kökü çok eskilere, Milattan öncesine gider.M.Ö.Üçüncü asırda;Doğukaradeniz’de,VAN Gölü çevresinde Yahudi Cemaatleri vardı…” ( Nesim Benbaneste, “Örneklerle Türk Musevi Basınının Tarihçesi” ) İlgili paradigmalar:Laz vakfı kuruluyor(Hürriyet 30 Kasım 1993)-Hazreti Nuh da Lazmış.(Hürriyet 26 Kasım 1997)-OGNİ:Skani nena!(Yalçın Peşken;Hürriyet 30 Kasım 1993)…Görüldüğü üzere,dinsel meshepsel ayrımcılığın olduğu gibi,etnik-kültürel ayrımcılığın da arkasında kimler var!Bugün,Güneydoğu’dayaşananlar,yarın Karadeniz’de olacaktır!
    Yukarda zikredilen bu ayetler;emperyalizmin geliştirerek sürmeye çalıştığı sömürü düzenine hizmet etmektedir.Bu felsefenin hayata geçirilmesi misyonunun aracı olarak kullanılmak istenen masonluk;o ülke insanlarının “elitlerinin” (Masonların) işbirlikçiliği ile hedeflerine varmaya amaçlayanlarca kullanılmaktadır.Masonluk,Kabbalah,Talmud felsefesinin cemiyeti haline getirilmektedir.
       Dünyayı küresel bir köy gibi avucunun içinde görmek isteyen emperyalizm,uluslararası Tekelci sermaye finans-kapitalin egemenliğini ebedileştirmek için her yol ve yöntemi denemektedir.Her türden sömürünün,adaletsizliğin,fırsatçılığın,çürümenin,kirlenmenin gerçek sorumlusu olan bu soygun şebekesi,sağda ve solda her türlü örgütü,her türlü yol ve yöntemi deneyerek kullanmak istemektedir.
    Bu gibi denetim ve yönetimini ele geçiren güçlerin;ülkemizin ekonomik,siyasal,sosyal,hu- kuki,bürokratik…her kesimine sirayet eden ihanette büyük payları vardır.Ulusumusun tüm ekonomik,siyasal ve diğer kaynak,kazanım ve olanaklarını,tüm sosyal,siyasal,ekonomik…
    yükselme basamaklarını uluslar arası emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine peşkeş çeken,her
    türlü siyasal ve bürokratik otoriteyi kendi sömürü hedeflerine göre şekillendiren ve kendi dünya felsefesine aykırı her türlü görüş ve mücadeleyi yok ederek ve saptırarak,ülke insanlarının bilgisizliği,aczi,ihtirası ve zaafları sayesinde devlet içinde görünmez –sanal- devlet olabilme serbestisini elinde bulunduranlar;ulu önderimizin ulusumuza çizdiği tarihi yolun en büyük tahripçisi olmuşlardır.
    Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, diyerek Türk Ulusu’na,işaret ettiği yolda,O’nun gibi ödün vermeden ilerlemenin sorumluluğunu görev sayarak;ülkeyi ulusal kurtuluş savaşımızın kazanımlarından mahrum bırakmak isteyen bu dahili bedbahtların “sivil toplum” kuruluşlarının maskesini düşürmek ve yasalar önünde hesap vermelerini sağlamak ulusal bir görevdir.
    Not:Kuavayı Milliye Dergisi Kasım-Aralık 1999 sayı:19

    Yazar Amr Abd ul Atî - Saafonline

    THIKTANK KURULUŞLARI VE AMERİKA'NIN DIŞ POLİTİKASI

    Doğu Arap Stratejik ve Medeniyet Araştırmaları Merkezi’nden Amerikan Dış politika uzmanı siyaset bilimci Amr Abd’ul Atî’nin yazısını Furkan TORLAK çevirdi.
    Tink Tank kuruluşları Amerika’nın genel olarak dış politikasını özelde ise Ortadoğu politikasını belirleyen etkin yapılardır. Bağımsız araştırma kuruluşları olarak değerlendirilen bu kurumlar yaklaşık yüz yıldır Amerika’nın dünyayla ilişkilerinin kalıplarını belirliyorlar. Ancak think tank kuruluşlarının işlerini genel olarak medyanın dışında yürütmesi, Amerika’nın dış politikalarını etkileyen diğer kuruluşlardan daha az ilgi odağı olmalarına neden oluyor. Bu nedenle daha çok çıkar çevrelerinin rekabetleri, siyasi grupların manevraları ve hükümetin çeşitli kanatlarının rekabeti daha fazla ilgi çekiyor. Gözlerden nispeten uzak durmasına rağmen think tank kuruluşları ABD’nin dış politika üretimini beş ayrı yoldan etkiliyorlar[1]:

    1- Dış politikada yeni düşünceler ve alternatifler üretmeleri:

    Tink Tank kuruluşları, dış politika üreticilerinin dünyaya bakış açısına yeni fikirler katmanın yanı sıra Amerika’nın ulusal güvenlik çıkarlarına ilişkin düşüncelerin ve algının değişimini de sağlayabilir. Nitekim bu kurumlar, önceliklerin belirlenmesinde, çalışma takvimlerinin hazırlanmasında, siyasi koalisyonların ve protokollerin oluşturulmasında ve yeni başkanlık seçimlerinde etkili olurlar.

    ABD’nin dış politika takviminin çizilmesi konusundaki yönetim değişiklikleri süreci çok güzel örnek teşkil etmektedir. Bu süreçlerde seçimlere aday olanlar birçok önemli aydından kendileri için iç ve dış politikada konum belirlemeleri hususunda danışmanlar ararlar. Nitekim başkan adayları politika uzmanlarıyla görüş alışverişinde bulunur ve seçim kampanyaları sırasında da görüşlerini denerler.

    Bunun en belirgin örneği de 1980 yılında düzenlenen seçimler olmuştur. Ronald Reagan hükümeti Heritage Foundation’ın “değişime açık olma” başlıklı programını yönetim çalışma takvimi olarak benimsemiştir. İkinci bir durum ise 1992 yılında yayınlanan rapordur. Uluslar arası Ekonomi Enstitüsü ve Carnegie Uluslar arası Barış Kurumu (Carnegie Endowment For International Peace) tarafından hazırlanan rapor, Ulusal Ekonomi Meclisi’nin kurulmasını öneriyordu. Daha sonra yönetimi ele alan Clinton yönetimi bu öneriyi uygulamaya koydu ve Ulusal Ekonomi Meclisi’ni oluşturdu. Nitekim bu meclis günümüzde de etkinliğini sürdürmektedir.

    Tarihi birçok örnek de ABD Dış politikasına yeni düşünceler sağlayarak istisnai fırsatların yaratıldığına şahittir. Örneğin Dış İlişkiler Komisyonu (Foreign Affairs Council), kendisine bağlı “Foreign Affairs” adlı dergide “Sovyetlerin Davranışlarının Gerekçeleri” başlıklı bir yazı yayınlandı. Amerikalı bir diplomat olan George Kennan tarafından yazılan makale ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı izlediği “yumuşama” politikasının oluşumuna yardımcı oldu. Huntigton’un aynı dergide 1993 yılında yayınladığı Medeniyetler Çatışması (The Clash of Civilization) adlı makalesi de ABD’nin soğuk savaş sonrası (Post Cold War Era) dış politikasının belirlenmesi konusundaki tartışmalara katkıda bulundu.

    Stratejik ve Uluslar arası Araştırmalar merkezinin (Center For Strategic And International Studies) birçok çalışmasının yanı sıra Heritage Foundation ve Brookings Institution’un da 20. yüzyıldan itibaren birçok çalışmalarıyla uygun stratejilerin belirlenmesi, özellikle de 11 Eylül saldırıları sonrası içeride ve dışarıdaki terör tehditlerine karşı uygun yapılanmalara gidilmesi noktasında katkıları oldu.

    2- Hükümette çalışmaya hazır uzman sağlamaları:

    Kuruluşlar, hükümet yetkililerine yeni düşünceler sunmanın yanı sıra yeni yönetimlerde ve Kongre’ye bağlı görevli personeli içerisinde hizmet sunmak üzere birçok uzman da sağlarlar. Araştırma merkezlerinin bu hizmeti gerçekten de Amerikan siyaseti açısından oldukça önemlidir. Zira ABD’deki yönetim değişikliği yüzlerce orta düzeydeki görevlinin değişimini beraberinde getirmektedir. Yine bu gibi durumlarda yürütme organlarındaki üst düzey yetkililer de değişir. İşte Tink Tank kuruluşları, başkanların ve bakanların bu açığını kapatırlar.

    Nitekim Jimmy Carter’ın 1976’da başkanlık seçimlerini kazanmasının ardından Brookings Enstitüsü’ndeki birçok uzman hükümetin Dış İlişkiler Komisyonu’na girdi. Dört sene sonra Ronald Reagan ise uzman ve danışmanlarını oluşturmak için başka kuruluşları tercih etti. O iki dönem süren başkanlığı boyunca Heritage Foundation, Hoover Institution ve American Enterprise Institution’e mensup 150 uzmandan faydalandı. Şu anki Amerikan Başkanı (oğul Bush) da şu anki ve bir önceki hükümeti döneminde uzman ve danışmanlarını aynı şekilde belirledi.

    Tink Tank kuruluşları, yeni yönetime uzmanlar sağlamanın yanı sıra hükümetteki görevlerinden ayrılan kimseler için de elde ettikleri deneyimlerini ve hükümetteki tecrübelerini kullanabilecekleri kuruluşlarda görevler belirliyorlar. Böylelikle aynı kimseler ABD’nin dış politikası çerçevesinde dönen tartışmalar aracılığıyla etkin rol oynamaya devam ediyorlar. Bu da Dış politika noktasında bir tür gayrı resmi yapıyı oluşturuyor. ABD bu yapıyla diğer ülkelerden ayrışarak kendisine özgü ayrı bir güç kaynağını elinde tutuyor.[2]

    3- Üst düzeyde tartışma ortamı hazırlamaları:

    Tink Tank kuruluşları, Amerika’nın dış politika seçenekleri çerçevesinde bir uzlaşmaya varılamaması durumunda ortak anlayışın geliştirilmesi konusunda da rol oynarlar. Nitekim ABD’nin dış politikasının belirlenmesinde dış politika uzmanları çevresinde güçlü destek bulmayan inisiyatifin devam edebilmesi mümkün değildir. İşte Tink Tank kuruluşları da bu noktada Amerikan yetkililerine parti dışı imkânlar sunarak yeni projeleri ilan etme, o anki politikayı açıklama ve yeni politikaların olası tepkilerinin denenmesi hususunda imkanı sağlarlar. Tink Tank kuruluşları ülkeyi ziyaret eden yabancı kişilere de topluluk önünde konuşma şartları sağlar.

    4- ABD vatandaşlarını dünya hakkında bilgilendirmeleri

    Tink Tank kuruluşları, sivil Amerikan kültürünün gelişimine de katkıda bulunur. Kuruluşlar Amerikan vatandaşlarını yaşadıkları dünya hakkında bilgilendirir. Nitekim küreselleşme sürecinde kitleler arası iletişim her zamankinden daha önemli hale gelmiştir. Toplumun birbirine daha fazla kenetlenmesi, uluslar arası güçler ve olaylar konusunda Amerikan vatandaşlarını daha fazla etkilemeye başlamış; vatandaşlar iç ve dış politika konusunda daha fazla ilgili tavır takınmıştır.

    5- Arabuluculuk ve çatışmaların çözülmesi konusunda resmi çabaları tamamlayıcı imkanlar sağlama:

    Tink Tank kuruluşları hassas diyalogları gözetim altına alarak ABD dış politikasında da etkin rol oynarlar. Bu kurumlar kimi zaman anlaşmazlık halinde olan taraflar için üçünü bir taraf sağlarlar. Nitekim Amerikan Barış Enstitüsü (American Peace Institution) Kongre’nin kendisine tanıdığı görev gereği çeşitli pazarlıkları kolaylaştırmıştır. Yine aynı enstitü anlık diplomatik olaylar ve çeşitli krizlerin yönetimi ve çözümü noktasında Amerikalı resmi diplomatlar yetiştirmektedir.

    Yine think tank kuruluşları resmi olmayan ancak barışı sağlama konusunda önemli projeler üretebilir. Bu projeler genel olarak çatışma, anlaşmazlık ve karşıtlığın yükseldiği bölgelerde, özellikle de savaş bölgelerinde belirginleşir. Bu çerçevede bazen Amerikan hükümetinin çabalarını tamamlayıcı bazen ise Amerika’nın resmi olarak var olamayacağı yerlerde alternatif inisiyatifler yürütülür.

    20. asrın sonlarına doğru Amerikan siyasetine hakim 1200 civarında think tank kuruluşu oluştu. Bu kuruluşlar konuları, finansları ve konumları bakımından birbirlerinden farklıydı.[3] Nitekim bu kuruluşları tasnif etmek istersek[4];

    1) Üniversitelere bağlı kuruluşlar: Örneğin Kolombiya Üniversitesi’ne bağlı olan Ortadoğu Araştırmaları Kuruluşu…

    2) Amerika’daki iki ana partinin finanse ettiği araştırma kuruluşları: Brookings Institution ve muhafazakar Heritage Foundation gibi Cumhuriyetçilere yakın kuruluşlar buna örnektir.

    3) Hükümet organlarına bağlı kuruluşlar: Ulusal Savunma Üniversitesi (Nation Defense University) ve Kongre Araştırmaları Merkezi (Congressional Research Service) gibi…

    4) Büyük özel kurumlara bağlı araştırma kuruluşları: Carnegie Uluslar arası Barış kuruluşu (Carnegie Endowment For International Peace) gibi…

    5) Klasik dış politika kuruluşları: Örneğin Dış İlişkiler Komisyonu (Council of Foreign Relation) gibi…

    6) Uzman kuruluşlar: Amerikan Siyasal Bilimler Derneği (American Political Science Association) gibi…

    7) Yahudi lobilerine bağlı kuruluşlar: Amerikan Yahudi Komitesi (American Jewish Committee) ve Amerikan-İsrail Genel İlişkiler Kurulu (American Israel Public Affairs Committee -) gibi…

    8) Amerikan hegemonyasına karşı olan çoğu sol oluşumlarla ilişkili kuruluşlar: National Pacifica ve sağ muhalif Lyndon LaRouche gibi…

    9) Kilislere, dini kurumlara, çeşitli azınlıklara, siyasetçi ve toplum bilimcilere bağlı diğer kuruluşlar.

    Bu kuruluşlardan her birisi kendi aralarında çeşitli ve farklı bölümlere ayrılıyorlar. Yine bu kuruluşlar Amerikan Dış politikasına etki edebilmek için çeşitli strateji ve taktiklere dayanıyorlar. Bunlardan bazıları şöyle[5];

    1- Televizyon ve medya kuruluşları: Think tank kuruluşlarına bağlı araştırmacılar düzenli olarak program ve akşam haberlerine çıkarlar. Çeşitli gazeteler de birçok kez bu konuşmaları yayınlar.

    2- Toplu konuşma (Public Appearance): Think tank kuruluşlarına bağlı araştırmacılar fiili olarak topluluklara karşı konuşma imkânı bulurlar. Bu üniversitelerde, fakültelerde, seminerlerde, panellerde, çeşitli kuruluşlarda, dışişleri bakanlığının eğitim programlarında olabilir.

    3- Karar mekanizmalarına ulaşma (Access to policy maker): Bu kimseler direkt olarak Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki karar mekanizmalarıyla temas kurarlar.

    4- Kongre şahitlikleri (Congressional Testimony): Kongre’deki bazı ana yahut özel komisyonlar genel bir konuyu araştırırken o konuya ilişkin think tank kuruluşlarından uzman kimselere başvurur.

    5- Danışmanlar Kurulu (Advisory Panels): Think tank kuruluşlarının birçok programını üst düzey danışmanlar yönetir. Bu kimseler genellikle dışarıdan ve genellikle de iş adamları çevrelerinden de çok tanınan kimselerden olur. Bu kimseler kendi çalışmalarına finansın artması için yardımlarda bulunurlar.

    6- Kişisel bağlantılar (Personal Contacts): Think tank kuruluşlarındaki uzmanların birçok önemli bağlantısı olur. Bu sadece gazetecilerle bağlantıları değil; hükümet yetkilileri, savunma, dışişleri ve ABD’nin dışarıdaki temsilcileri gibi hükümet kurumlarındaki müdürlerle bağlantıları da kapsar.

    7- Hükümet deneyimi (Governmental Experience): Hükümet çevrelerinde bazı kimselerin bu tür kuruluşlarla bağlantıları vardır. Örneğin Bush yönetiminde etkinliği olan Amerikan Savunma Bakanlığı deneyimine sahip Donald Rumsfeld’in ve Paul Wolfowitz gibi kimselerin “American Enterprise Institution” gibi kuruluşlarla ilişkisi vardır.

    8- Bilgi sağlanması: Bu kuruluşlar siyasi karar üreticilerine gerekli bilgileri sağlarlar. Nitekim yine aynı kuruluşlar belirli konularda yahut belirli bir ülkeye karşı izlenecek politikada karar mekanizmalarına nitelikli çalışmalar sunarlar. Bu kuruluşlarda çalışan birçok uzman aynı konu da çeşitli alternatifler, taktikler ve stratejiler üreterek karar mekanizmalarının ülkenin hedeflerini gerçekleştirmede daha kapsamlı hareket imkânını sağlarlar.
    10 04 2007


    Dipnotlar:

    [1] Konu hakkında daha fazla bilgi için: Richard Haas, “Think tank kuruluşları ve ABD’nin Dış politikası”, 2002 Kasım: www.Usinfo.state.govjournalsitps1102ijpahass.htm Münzir Süleyman, “Ulusal Güvenlik ülkesi ve Amerikan Karar Üreticileri: Analizler ve kavramsal çerçeve” (El-Mustaqbal Al-Arabi, Sayı: 325, 2006 Mart, s.35)[2] Hem Amerikan hükümetinde hem de think tank kuruluşlarında çalışmış daha fazla isim için: Kasım 2002: www.Usinfo.state.govjournalsitps1102ijpadoor.htm[3] Richard Haas, “Think tank kuruluşları ve ABD’nin Dış politikası” aynı kaynak.[4] Dr. Muhammed Secadibor, “Amerikan Dış